Evde İlk Günler...

Emzirme ve Psikolojik Şiddet

Dün sabah, tek kişi olarak, zihnimde bilinmezliklerle çıktığım bu kapıdan, bugün iki kişi olarak giriyorduk. Nihayet, evdeydik. Yaşanılan tersliklere rağmen, onu sağlıkla eve getirebildiğime şükrediyordum. Adımlarım çok yavaş ve hissizdi. Doğruca odaya gidip, onu beklerken emzirme alıştırmaları yaptığım koltukta karnını doyurdum. Bu sadece ikimize ait, çok özel bir andı… Sonra da özenle süslediğim, yatağımın hemen yanında duran beşiğine koyup, gözlerim yarı açık uyuyuşunu seyrettim. Dün geceden beri gram uyku uyumamıştım ama onunla ilgili tek bir an'ı bile kaçırmak istemiyordum…

‘Ne yapsın işte, sütü yok!’, anneannem kapının önünde telefonla konuşuyordu ve görünüşe göre benden bahsediyordu. O ana kadar bebeğimi besleyebildiğime, emerken çıkardığı seslerden sütümün olduğuna emindim. Doğumdan hemen sonra sütüm gelmiş, Fatma Ebe de bunu onaylamıştı. Ama anneannem neden böyle söylemişti? Yavaşça doğrulup göğüslerimi sıktım ve çıkan sütü boşa akıttığıma pişman oldum. Vardı işte. Olması için yapılması gereken her şeyi yapıyordum. Bu, anneanneme göre bolca şerbetli tatlı ve bol kalorili yiyecekler yemek anlamına geliyordu. Su içmemi istemiyor, ‘ kızım şunu içme, bak su gibi sütün olur sonra, bebeğe yaramaz’ diye çıkışıyordu. Bunca zamandır okuduğum uzman görüşlerinin tam tersiydi söyledikleri. Sonra ‘Ben zaten anneni hiç emziremedim yavrum, bana çekmişsin senin de sütün yok’ diyince, söylediklerinin tam tersini yapmam gerektiğini anladım. Kalkıp yavaşça kapıya doğru yürüdüm. Telefonu kapatıp, arkasında beni görünce irkildi. ‘Kızım ne işin var ayakta? Sen lohusasın, geceliğini giyip yatman lazım. Zaten sütün de yok, biz mama veririz oğlan uyanırsa’ ‘Anneanneciğim mama vermeyeceğiz. Almadım bile. O büyük beden geceliği giyince de kendimi hasta hissediyorum. Bir an önce toparlanıp, iyileşmeliyim ki, bebeğime bakabileyim. Hem sütüm de var işte, bak’.  Utanmıştım ama inanmasını istiyordum. ‘Aman canım o kadar kuvvetli sıksam bende de gelir!’ arkasını dönüp giderken, bir yandan boynuna isabet eden sütümü siliyordu. Kahkahalarla gülmek istiyordum ama bu dikiş yerlerimi çok acıtacağından kendimi tutuyordum…

Ona asla gönül koyamıyordum. Aksine, geçmişine sahip çıkan, geleneksel tavrı ruhumu okşuyordu. Onun evde olduğunu bilmek, kapının önündeki terliklerini görmek, bana tarif edilemez bir huzur veriyordu. Evin kalabalık olduğu ilk günler, mutfakta lohusa şerbeti kaynatıp, içtenlikle misafirleri ağırlıyor, ilerlemiş yaşına aldırış etmeden,  aldığım onca kilonun üzerine yenilerini ekleyen, harika yemekler pişirip, etrafımızda pervane oluyordu. Bütün bunlar, verdiği tavsiyelere uyma zorunluluğunu getirmiyordu elbette. Ama bunları, pekâla onu kırmadan da yapmayabilirdim. Çünkü zorunda olduğum şey, yıllardır bizlere verdiği emeklerin ve dört çocuğunu da fena bir hastalıktan kaybetmiş olmanın o en ağır yükünün, sırtında oluşturduğu kambura saygı duymaktı…

Yaralı bir anneydi o… Kalbinin ortasında kapanmayacak çok derin yaralar vardı. Dört evladını küçük yaşlarda ‘Akdeniz Anemisi' hastalığından toprağa vermişti. Dedemle hiçbir kan bağları olmamasına rağmen, kanları kardeş gibi uyuyordu. Milyonda bir görülen bu durumun maalesef o çağlarda çaresi yoktu. Çare bulabilmek için dolaşmadıkları ülke, gitmedikleri doktor kalmamıştı. En son Almanya’da alanında uzman bir doktora gitmişler ve "Yok mu bir yolu doktor, çocuklarımı yaşatabilmenin?" diye sormuş anneannem çaresiz...  "Var. Ancak sen ve eşin bir başkasıyla evlenir ve çocuk yaparsanız onlar yaşayabilir. Başka bir yol yok." Bir tek annem mucizevi bir şekilde yaşama tutunabilmişti...  Anneannemin yaşadığı tarif edilemez acılar kalbimi sızlatıyordu…

Günler geçiyor, yaralarım iyileşiyor, kendimi çok daha iyi hissediyordum. Annemler doğumdan yedi gün sonra "Artık iyileştin. Her şeyi kendin yapabiliyorsun" diyerek gitmişlerdi. Oğluma yalnız başıma bakacaktım. Küçücüktü… Dokunduğunda incitmekten korkacağın, isteklerini belli edemeyecek, kendini koruyamayacak kadar küçük. İşte tam da bu yüzden vardım! İhtiyacı olan her şey bendeydi. Korkularımı, cesarete çevirdikçe güçleniyordum.


Uyuyabilmek! Ne büyük bir lüksmüş meğer… Göz kapaklarının bu kadar ağır olduğunu bilmezdim. Yeni anneler için gözleri açık tutmaya yarayacak bir aparat harika bir buluş olurdu. Gece boyunca pencere kenarındaki koltuğumda Batuhan’ı emzirirken, uyuya kalmamak için dışarı bakıyordum. Yan apartmandaki ışığı sönmüş evlerde uyuyanları kıskanırken, yanan ışıklardansa tuhaf bir şekilde güç alıyordum. Yalnız değildim. Benimle aynı anda, aynı şeyleri yapan milyonlarca uykusuz anne vardı... 

Zaten asıl konu da bu değil miydi? Doğar doğmaz, çırılçıplak getirdiklerinde, onu sevdin. Günler geçti, ona verdiğin emeğini sevdin… Ateşlendiği zaman, elinde ateş ölçerle, sabaha kadar gözünü kırpmadan başında beklediğinde, onu hep daha çok sevdin...
Onu sevdikçe, kendi anneni ve emek veren tüm anneleri sevdin…

Devamını Okuyun...

Uyku ve Bebek

Uyumayı Öğrenmek…



Puseti saatlerce ileri geri sürmekten tüm gün uyuşmuş kollarımı tekrar hissedebilmek için avuçlarımı açıp kapıyor, uykuya daldığı dakikalarda kendi uykusuzluğuma aldırmadan, kapanmak üzere olan gözlerimi ovuşturarak, bebeklerde uyku sorunlarına yönelik araştırmalar yapıp, kitaplar okuyordum. Neredeyse üç saatin sonunda zorla uyutabildiğim oğlum beş dakika sonra uyanıp yine ve sadece sallanmak istiyordu. Puseti ileri geri sürerken,  zavallı, yorgun bedenimi eğlendirip, biraz zayıflatabilecek tuhaf danslar buluyordum. 'Puset Dansı!' Minik adımlarla koşarak puseti ileri geri sürüyor, kollarım güçlensin diye, saplarından sımsıkı tutuyordum. Gün içinde saatlerce yaptığım aktivite, Batuhan’ı beş dakikalığına uyutmak dışında bir işe yaramalıydı. Ben de bu sayede eğlenirken, bol bol kalori harcıyordum.

Yalnızdım, uykusuzdum, yorgundum…


“Batuhan 5 aylık oldu. Odasını ayırma vakti geldi. Artık odasında, kendi kendine uyuyabilir” demişti ay ay Batuhan’ın gelişimini izleyen pedagog, Gülsüm Hanım. Sanki çok olağan ve basit bir şeyden bahsediyor gibiydi. Bunca zaman emerek ve sallanarak uyumuş bir bebeğin, bir anda kendi yatağında, küçük bir adam gibi uykuya dalışını izlemek imkansız olurdu.

Bu yüzden, Batuhan 5 aylıkken başladığımız ‘uyumayı öğrenme’ sürecine, onu daha önce hiç uyumadığı  yatağına ve pek vakit geçirmediği odasına alıştırmaya çalışarak başladım. İki gün boyunca sabah uyandıktan sonra ona odasını gezdirdim, bir süre odasında oyunlar oynattım ve gündüz ,tabii ki uzunca süre puset dansından sonra, uyumak üzereyken onu yatağına bıraktım. Gözlerini kapadığı yer yatağı oldu. Beş aydır süregelen uyku düzenini tamamıyla bozarak, onu bir anda katı bir düzene sokmak istemiyordum.

İki günün sonunda sıra gece uykusuna gelmişti. Okuduğum makale ve kitaplardaki uzman görüşlerini zihnimde oturtup,  oğluma ve bana en uygun olanı uygulayacaktım. Bol ağlatmalı metotları baştan eledim. Onlar bize göre değildi. Zaten güç içinde sebepsiz yere ağlayan, hayata alışma çabasında olan, minicik oğlumu daha fazla üzmeye niyetim yoktu. Bu işi onu üzmeden, yormadan, ağlatmadan yapmaya kararlıydım. Bu noktada bize en çok uyan yöntem, Tracy Hogg’un ‘yatır-kaldır’ yöntemi olacaktı.

Uzun yıllar uyku sorunu yaşayan bebeklere yardım etmiş bir bebek hemşiresi olan, Tracy Hogg’un uyku eğitimi sistemi günlük rutinlere dayanıyordu...

Banyo, pijama, süt, alıyorsa emzik ve her zaman aynı çalan bir müzikten oluşan bu rutin, bebeğe yatma vaktinin geldiğine dair bir işaret verip, bulunduğu hareketli ortamdan uzaklaşarak kendini uyumaya hazırlaması açısından son derece önemlidir.  Bu rutinleri uygulamadan önce bebeğinizin verdiği uyku sinyallerini inceleyerek, uykusunun geldiğine emin olmalısınız. Onu en iyi siz tanırsınız. Bazen anlam veremediğiniz hareketler (burun kaşıma, yüz ovuşturma, en önemlisi esneme) aslında onun uyumaya hazır olduğuna dair işaretlerdir.

Batuhan 5 aylıkken, Ankara’da yaşıyorduk. Ocak ayıydı ve hava dondurucu derecede soğuktu. Üşümemesi için genelde onu gündüz saatlerinde yıkadığımdan, rutinin bir parçası olan banyoyu çıkardım…

Genelde saat 20:00’da uykusu geldiğinden yarım saat önce işe koyuldum.  Odasına götürüp gece lambasını yaktım ve  ona masaj yaparak, kısık sesle şarkılar söyledim. Sonra nazikçe pijamalarını giydirdim. Artık hazırdım! Gerinerek esnediği için, Batuhan da hazır görünüyordu. ‘İkinci kez esnediğinde muhtemelen onu uyutmaya geç kalmışsınızdır’ diyordu Hogg. Yanağına hızlıca bir öpücük kondurup, nâzikçe yatağına bıraktım. Batuhan’ın çok sevdiği,yumuşacık, bir battaniyesi vardı. O battaniyenin, uyumasına yardımcı olacağına emindim. Onunla üzerini örtüp, emziğini verdim.  Çok heyecanlıydım! Yöntem basitti. Ağladığı an onu kucaklayıp, sustuğu an, tekrar yatağına bırakacaktım. Böylece ona ‘yanındayım, güvendesin, ama burada, yatağında kendi kendine uyumanı istiyorum’ mesajı vermiş olacaktım. Ona görünmemeye çalışarak, uzaktan izlemeye koyuldum. Battaniyeyi yüzüne sürmeye başladı, var gücüyle emziğini emiyordu, bir an önce uyumak istercesine. Biraz çaba sarf ettikten sonra ağlamaya başladı. Hemen kucağıma aldım. 'Pışşşşş' sesinin 5 aydan sonra bebek için uyaran olabileceğini okumuştum bir çok kez. O yüzden sadece sarıldım. Sustu! Hiç vakit kaybetmeden geri yatağına bıraktım. Üzerini örttüm. Battaniyesini yüzüne sürerken, gözleri kapanmaya başladı. Onu öyle kendi kendine uyumaya çalışırken görmek nedense çok komiğime gitmişti. Arkamı dönüp, ses çıkarmamak için elimi ağzımla kapatıp kıkırdıyor, tekrar ona bakıyor ve yeniden kıkırdıyordum. Kendimi tutamıyordum... Yüzüne battaniyesini sürerek bir kaç kez sağa sola döndükten sonra gözleri tamamen kapanmış ve tam 10 dakika sonra uyumuştu! Üstelik, en az yüz kez kaldırırım diye düşünüp kollarımı buna hazırlamışken, sadece bir kez ağlamıştı! Bir süre içinde bulunduğum duruma inanamayarak odada bekledim. Telsizin biten müziğini tekrar açtım. Sallanmaktan aslında ne kadar rahatsız olduğunu, ihtiyacı olan şeyin meğerse kendi haline bırakılmak olduğunu anladım...

Sallanarak saatlerce uyumayan oğlum, nasıl olmuştu da kendi kendine 10 dakika içinde uyuyabilmişti? Yüzümdeki tuhaf ifadeyle, ne yapacağımı bilmez halde içeri yürüdüm. Büge, bu denemenin başarısız olacağından emin, salona puseti hazırlamış bekliyordu. Merakla yüzüme baktı. "Oldu" diye ciyakladım. "Uyudu! Hem de sallamadan, kendi yatağında, kendi başına!" Birbirimize sarılıp, uzun zamandır uykumuzu kaçırmak için, içtiğimiz kahvelerimizi bu kez keyifle, mutlulukta içtik...

Batuhan şimdi iki yaşında ve o günden beri hep kendi kendine, sabaha kadar deliksiz uyudu. Zaman zaman gece uyanıyordu. Ağlamadığı için, kamera olmasa, bunu öğrenmem imkansızdı. Uyanıp, yatağına oturuyor, bir süre oturduğu yerde dans edip sağa sola döndükten sonra tekrar uyuyordu. Çünkü kendi kendine uyumayı biliyordu ve bize ihtiyacı yoktu. Pijama, emzik ve her zaman aynı müzik (bu telsizinden açtığım ninniydi ve hala o şarkıları dinlemeden uyuyamıyor) rutini, uyku vaktinin geldiğini anlamasında bize büyük fayda sağladı. Emzik emmesi, onu rahatlatıp, uykuya daha rahat geçebilmesini sağlarken, uyku yardımcısı 'battaniye' sayesinde de kendini güvende hissetti...

Benim için en önemli nokta ise Batuhan'ın uyumayı öğrenirken ağlayıp, üzülmemesi oldu. İstemediği bir şeyi, ağlatarak veya direterek yaptırmak, minicik bedenini şimdiden zora sokmak istemiyordum. Bu yöntemi seçmemin sebebi, onun ağlamasına dayanamamaktan çok, tam da bu yüzdendi. 

Her şeyi sevdirerek, sevgiyle, henüz zorlamadan, yardımcı olarak ama katı kurallar koymayarak yapabildiğimiz, uykumuzu alıp, mutlulukla uyanabildiğimiz günlere...

Bebeğine uyumayı öğretmeye çalışan tüm annelere Sevgilerimle... 
Devamını Okuyun...

DOĞUM HİKAYEM...

Doğum Hikâyem...

Anne olacağım sabaha uyanmıştım. Yavaşça yataktan doğrulup, oturdum. Göbeğimi yerleştirebilmem için bacaklarımı sonuna kadar açmam gerekiyordu. Vücudumda koca bir dünya taşıyormuş kadar yorgundum. Adım atmaya gücüm yoktu, çünkü tam 100 kilo olmuştum. Şişmiş, üç numara büyümüş, zavallı ayaklarıma baktım. Koca bedenimi taşımak zorundalardı. Onlar için üzüldüm. Başucumda duran su bardağına uzanıp bir yudum aldım. Zaten daha fazlası kalmamıştı. Büge çoktan uyanmış, eli çenesinde beni izliyordu. Gülümsedi… "Anne olmaya hazır mısın?" kıkırdadım. "Hazırım" dedim sessiz ve endişeli. Korkuyordum. Nasıl hazır olabilirdim ki? Bana ne yapacakları hakkında hiç bir fikrim yoktu. Nasıl çekip çıkaracaklardı başka bir bedeni bedenimden? Neler yaşayacaktım? Çok canım yanacak mıydı? Yataktan doğrulabilmem için bana yardım etti, eğilip karnımı öptü. Beni rahatlatmak istiyordu besbelli ama rahatlığı, beynimde onlarca soru ve bilinmezlik olduğu için beni rahatsız etmişti. Neden sanki kendisi doğurmuyordu? Ben aylarca karnımda taşıyıp, onca zorluk yaşamıştım. Hayat müşterekse eğer, adil olan, doğumu da onun yapmasıydı. ‘ Endişelenme, her şey güzel olacak’… Daha fazla saçma düşüncelere kapılmamak için hızlıca soyunup duşa girdim. Büyümüş ve sarkmış göğüslerimin altı terden sırılsıklamdı. Üniversitedeyken kızlarla ‘kimin göğsü daha dik’ denemesi yaptığımız kalem testini hatırladım. O zamanlar kalemi koyduğum an yere düşerken, şuan bir yazı tahtasını dahi taşıyabilecek kıvamdaydılar. Zaman azalmıştı, güzelce sabunlanıp, saçlarımı yıkadım ve çıktım.
Hiçbir zaman sezeryan olmak istememiştim. Hamilelik süresince bunu doktoruma her fırsatta belirtip, her şey yolunda gittiği takdirde kesinlikle normal doğum istediğimi ifade etmiştim. O da normal doğum yaptırmaya çok hevesli görünüyordu ama bir şartla ‘randevulu normal doğum’. Yani onun istediği gün ve saatte suni sancı verilerek doğum yapacaktım. Doktoruma göre bunun, kendiliğinden başlayan normal doğuma göre tek farkı hâli hazırda başlamış olan doğum sürecini hızlandırmaktı. İlgilenmesi gereken yüzlerce hasta vardı ve benim bir gece aniden arayıp ‘suyum geldi, doğuruyorum’ dememi istemiyordu. Çaresiz kabul ettim. Normal yoldan doğurmayı, o anı yaşamayı her şeyden çok istiyordum...
Hastane kapısından girerken, kalp atışlarımı duyabiliyordum. Kayıt işlemlerimiz tamamlandıktan sonra odaya alındım. Kırklı yaşların ortalarında olduğunu düşündüğüm, kısa kahverengi saçlarını ensesinde toplamış, uzun burunlu, yuvarlak hatlı Ebe, güven veren sesiyle elini uzattı. ‘Merhaba, ben Fatma Ebe’. Oğluma kavuşmaya giden yolda bana o eşlik edecekti.  Kısa bir tanışmanın ardından ellerime şu mavi, kağıtımsı, olayın ciddiyetini idrak ettiren, arkası boydan boya açık, işe yaramaz bağcıkları olan ameliyat önlüğünü ve yine aynı malzemeden yapılmış olan terlikleri tutuşturdu. Oda çok kalabalık olduğu için tuvalete girdim. Hamilelik boyunca üniformam haline gelmiş pembe, önü fiyonklu elbisemi çıkarırken ellerim titremeye başlamıştı. Düşündüm, kim bilir bu önlüğü ne korkular yaşayarak giyen çaresizler vardı... Kendimi onların yerine koydum. Onlar için üzülürken kendimi şanslı hissettim. Tuvaletten çıkıp yatağıma doğru giderken, neredeyse göbeğimle aynı oranda büyümüş ve gerilmekten oğlumla sevgi izlerimin oluştuğu popomu kimse görsün istemediğimden, avuçlarımı sonuna kadar açıp, arkamı kapatmaya çalışıyordum. Ama giderken hissettiğim esintiden yarısının ay gibi meydanda olduğuna emindim.
 Suni sancı verilmeye başlandı. Tam 8 saat boyunca… İlk birkaç saat pek bir şey hissetmesem de sancılar kuvvetlendikçe dayanılmaz hale geliyordu. "En fazla çekeceğin sancı bu, yine de epidural istiyor musun?" dedi Fatma Ebe. "Hayır, istemiyorum". Ağrı çok şiddetliydi ama dayanabilirdim. Azıcık da olsa uyuşmak istemiyordum. Tamamen kendimde olup saniye saniye bu mucizevi ana şahitlik etmeliydim. "Acı eşiğiniz çok yüksek o zaman" dedi hemşirelerden biri şaşkınlıkla. Geriye doğru taranmış platin sarısı saçlarının, omzuna düşen cılız örgüsünden ne kadar az saça sahip olduğu anlaşılıyordu. Ufak tefek,  çelimsiz görüntüsüne bakılırsa iğne olurken bile çığlık çığlığa bağırdığını duyar gibiydim. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatıp, "Evet, küçükken ranzadan düşüp kafamı yarmıştım, üstüm başım kan içindeyken gülüyordum. Bu kadarına dayanabilirim" dedim kendimden emin. 
Aslında kafamı yardığımda çok korkmuştum. Ablamla körebe oynuyorduk, o ebeydi. Beni yakalayamaması için ranzaya tırmanmış, yakalanacağımı anladığımda ise kendimi yere bırakmıştım. O hızla mermere çarpan başımın arka kısmı resmen yarılmıştı. Avuçlarımı başıma bastırıp ağlamaya hazırlanırken annemin çığlığıyla irkildim. Onu o halde, dehşet dolu gözlerle bana bakarken görünce canım daha çok yanmıştı. Ağlamaktan vazgeçip ona sarıldım ve ‘iyiyim anne, üzülme’ demekle yetindim… Şimdi karşımda aynı gözlerle bakıyordu annem. Ama bu defa acım gizleyemeyeceğim kadar şiddetliydi. Bu yüzden Fatma Ebe’den bir yolunu bulup onu dışarı çıkarmasını rica ettim. Beni bu halde görmesine kalbim dayanmıyordu…

 Artık doğum başlamıştı, ama hastanede normal doğum için ayrılan tek bir oda vardı ve orada da bir başkası bebeğine kavuşmak üzereydi. Bu yüzden özel odada beklemek zorundaydım. Karnıma NST isimli, bebeğinin kalp atış hızını duymaya yarayan aleti bağlamışlardı. Bu normal doğumun bir rutiniydi, ama çıkardığı sesler daha kötü hissetmeme sebep oluyordu. Birden aletten tuhaf sesler gelmeye başladı. Sanki bir sinyal veriyordu. Bir şeylerin ters gittiğine dair bir işaret… Ne olup bittiğini öğrenmek istercesine Fatma Ebe'ye baktım. "Bebeğin kalp atışları yavaşlıyor" diye mırıldandı. "Nasıl, neden?" inliyordum. Artık yutkunamıyordum bile. Sarsılmıştım. Vücudumun her yerine bıçak saplıyorlar gibi hissediyordum. En çok da kalbime, kalbime… "Endişelenme, rahim kasılmalarından dolayı, strese girmiş olabilir". Ruhum ölmüştü, ama bedenim, içimdeki canı yaşatabilmek için çırpınıyordu… 'Sakın beni bırakma' diye fısıldadım sancıdan gözlerim kapanırken…
"Hadi, seni artık odaya alıyoruz". İrkildim. Gözlerimi zar zor yarıya kadar açabilmiştim. Fatma ebe tekerli sandalyeyi odadan içeri sürüyordu… Tam elimi tutmuş beni doğrultmaya hazırlanıyordu ki, telefonu çaldı, yüzündeki memnuniyetsizlikten karşı taraftaki kişinin söylediklerinin hoşuna gitmediği anlaşılıyordu. "Hmm, peki" diyerek telefonu kapattı ve elimi tekrar yatağa bıraktı. Bir şeylerin yolunda gitmediği besbelliydi. "Canım, oda henüz boşalmamış, yani senin ufaklığın bu kadar hızlı geleceğini hesaba katamadık, diğer anneyle eş zamanlı ilerledi, halbuki sen ondan çok gerideydin. Neyse, biraz daha burada dinlenmek gerekecek". "Dinlenmek mi? Ne dinlenmesi? Ben ölüyorum! Hemen odaya alınmazsam şuracıkta doğuracağım!" diye inledim kalan son gücümle… Evet, hiç steril olmayan bu odada, anneciğimin emek emek yaptırdığı mavi dantelli nevresim takımımın üzerine doğuracaktım hem de! "Daha fazla bekleyemem, doktorum nerede?" Sahi neredeydi? Saatlerdir bir kez olsun yanıma uğramamıştı. Neredeyse hastanedeki tüm kadın doğum uzmanları gelip muayene etmiş, durumuma bakıp anlamadığım birkaç tıbbi terim zırvalayıp çıkıp gitmişlerdi. Ama o yoktu. Kapısında kuyruk olmuş onlarca hastayla ilgileniyor olmalı diye düşündüm acıyla kıvranırken. 
"Bebeğim, iyi misin? Beni de almıyorlar yanına, zorla girdim içeri. Tüm koridoru boşalttılar, doktorunu aradık, birazdan burada olacağını söyledi, biraz daha dayan, çok az kaldı, su ister misin?" telaşla burnumun dibinde bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Sesi kulağımda çınlıyor, söylediklerini anlamakta güçlük çekiyordum. Konuşamıyordum. Mideme bir boğa oturmuştu sanki, yavaşça yukarı çıkıp boğazıma doğru ilerliyordu. Nefes almakta zorlanırken, gözlerimin yuvalarından çıkacağını ve yüzümün şişlikten patlayacağını hissediyordum. Bir anda kusmaya başladım. İçim sökülürcesine hem de… Her yer batmıştı. En çok da nevresim takımıma üzülmüştüm. Bebeğimi kucağıma aldıktan sonra süslü yatağımda, rujumu sürüp, saçlarıma takımın dantelleriyle aynı renkteki kurdelamı takacak ve sevimli pozlar verecektim.  Büge yüzünü temizlerken, midem bulanırsa diye odada hazır bulundurulan tası ağzıma dayadı ama artık çıkaracak bir şey kalmamıştı. Tam rahatladığımı düşünürken bir anda kendimi, bacaklarımı karnıma kadar çekmiş, istemsiz ıkınırken buldum. "Yardım edin, ebe, hemşire, karım doğuruyor!!!"

Artık dış dünyayla bağlantım kesilmiş, her şeyden kopmuştum.Odada insanlar koşuşturuyor, benimle konuşmaya çalışıyorlardı. Benim duyduğumsa boğuk bir uğultudan ibaretti. Sanırım ölüyordum. Ama ölmeden önce yapmam gereken bir şey vardı. Bebeğimi doğurmak... Bacaklarımı karnıma çekmiş ıkınıyorken, doktorumun sesini duydum. ‘Ikınma’ diye ciyaklıyordu.

"Ikınma…" Göz kapaklarım birer külçeye dönmüştü. Görüntüsü karşımda ince çizgiler halinde gidip geliyor, gözlerimi kapatıp açıyor ve parçaları birleştirmeye çalışıyordum. Evet, bu oydu. Sonunda gelmişti. Ameliyat kıyafetlerinin içinde zayıf ve bitkin görünüyordu. Hafif  kambur gövdesi ve kısık gözleriyle bana yaklaşırken hızla eldivenlerini parmaklarına geçirdi. "Bana konsantre ol. Bağırmayı bırak ve beni dinle. Bu şekilde seni normal doğuma alamam. Çünkü kendinden geçmişsin. Talimatlarıma uyamazsın. Ikınmaya gücün yok. Seni acilen sezeryana almak zorundayım." Çaresizliğin ne demek olduğunu o an anladım. Öfkeden deliye dönsem de acımdan bir şey belli edemiyor, kelimeler boğazımda takılı kalıp geri yutkunmama sebep oluyor, konuşamıyordum. Kasıklarımda koca bir bowling topu vardı sanki. Oradaydı işte. Çıkmak üzereydi. Bense var gücümle, gelmemesi için onu geri itmeye çalışıyordum. Bebeğimin sağlıkla gelmesini diliyordum sadece, başka şansım yoktu. Ya kötü bir şey olacaktı, ya da uslu uslu söylediklerini yapacaktım. Gözlerimden yaşlar süzülürken hafifçe başımı salladım…
"En son ne zaman bir şeyler yiyip içtiniz?" , "üç saat…" diyebildim, elindeki devasa boyuttaki iğneden anestezist olduğunu düşündüğüm kişiye. Hesapta olmadığı için, sezeryan olmadan önce yerine getirilmesi gereken hiçbir talimata uymamıştık. Üç saat kadar önce babam elinde bir kutu dolusu bol fıstıklı Antep Katmeriyle gelmişti. ‘Kızım çok lezzetli, sen seversin’ diyerek uzattı kutuyu, ağzındaki tatlıları yutmaya çalışırken. Babam şeker hastasıydı ve ben yemesem tüm kutuyu bitireceğine emin olduğum için hepsini seve seve yiyip, üzerine de 1 litre su içmiştim. "Neyse, şimdi epiduralinizi yapacağım ama bunun için kamburunuzu çıkarmalı ve kesinlikle hareket etmemelisiniz". Saatlerdir çektiğim sancıya ve kıvranmalarıma bakılırsa zaten uzunca bir süre dik durabilmem olası gözükmüyordu. Ama diğer söylediği neredeyse imkânsızdı. Sancı geldikçe vücudum kaskatı kesiliyor, acıdan bir kuş gibi çırpınıyordum. Bunun mümkün olmadığını söylemeye çalışırken birinin önüme geçip beni sımsıkı tuttuğunu farkettim. Hareket edemiyordum ama içimi kaplayan güven duygusundan hemen anlamıştım. Kokusunu duyduğumdaysa emin oldum. Beni, tıpkı o tiyatro sahnesinde olduğu gibi sımsıkı saran, kahramanımdı… Gözlerimi kapadım ve üçümüzü düşündüm. O, ben ve oğlumuz… Biz çok güzel bir aile olacaktık...
Sırtımda elektrik çarpmasına benzer bir şeyler oldu. Daha fazlasını hissedemeyecek kadar uyuşmuştum. "İşte bu kadar, şimdi sizi sedyeye alacağız" diye vızıldadı çizgi karakteri görünümlü anestezist. Sedyeyle yarı baygın dışarı çıkarılırken tanıdık yüzler gördüm. Bana el sallayıp gülümsüyorlardı. Hepsiyle bir hikâyem vardı. Ben ve oğlum için oradalardı. Onları seviyordum…

"Burası çok soğuk üşüyorum. Üstelik şu başımın altındaki şey canımı çok acıtıyor. Ellerim neden bağlı, kime zarar verebilirim ki bu halde? Ona dokunmak istiyorum" Sancılarım geçmiş, artık tamamen uyuşmuştum. Önümdeki örtünün arkasında, aşağıya bakan boneli kafalar görüyordum sadece. Bana ne yaptıklarını bilmek istemiyordum. Yanımda duran Büge’ye baktım. Gözleriyle aynı renkte bir ameliyat giysisi giymişti. Doktor olsaydı eğer ne kadar yakışıklı olacağını düşünüp onu kıskandım. İyi ki bu mesleği yapmıyordu...

Acı hissetmiyor, sadece sarsılıyordum. En büyük sarsıntıdan sonraysa, tiz, kesik kesik bi ağlama sesi duydum. Sesinden ne kadar yorgun olduğunu anlamıştım.  Onu görebilmek için kafamı kaldırmaya çalıştıysam da başarılı olamadım. Büge ayağa kalkmıştı. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. Şaşkın ve gururlu. Oğlumuzun ilk kontrolleri yapılıyordu. İçimden dualar ederken, bir an önce kokusunu duyabilmek için deliriyordum. Hemen teni tenime değmeliydi, bunun bizim aramızdaki bağı kuvvetlendirmede, ve sütümün erken gelmesinde çok büyük rolü olduğunu okumuştum bir çok kez. Saniyeler geçmiyor, yarıya kadar uyuşmuş bedenime aldırış etmeden yanına koşup, ona sarılmak ve saatlerce ağlamak istiyorum. "İşte geldiiik!" Platin sarı saçlı, çıtkırıldım hemşireydi yine. Kalbim ellerindeydi. 'Ne biçim tutuyor, bebeğimi düşürecek!' diye düşünürken anne olduğumu anladım. Karşımdaydı. Nefesim kesildi. Acaba cennette miydim?  Aylarca içimde büyüttüğüm mucizem bir çift göze dönüşmüş bana bakıyordu. Ah ne kadar da minikti! İçimden çıkabilmek içinse bir o kadar büyük! Açık kumral saçları kanın ıslaklığıyla kafasına yapışmış, pamuk gibi bembeyaz tenli, masmavi gözlü dünyalar tatlısı bir bebek. Boynuma sokulabilmesi için çenemi kaldırırken, saatlerdir biriktirdiğim gözyaşlarım süzüldü yanaklarımdan.  Tüm acılarım dinmiş, yerini tarifi imkansız bi mutluluğa bırakmıştı. Bu, kabuslarla dolu geçen bir geceden, muhteşem, güneşli bir sabaha şükrederek uyanmaya benziyordu. 
Ölüm ve yaşam ne kadar zıt ama birbirine ne kadar yakın kavramlarmış meğer. Suyun dibinde çaresiz boğulurken olağanüstü bir güç beni yukarı çekip yeniden nefes almamı sağlamıştı. Küçücük bedendeki süper kahramanımla, o gün orada ben de yeniden doğmuştum…
İkimiz de yorgunduk… Ama iyileşecektik, o sütümle, bense kokusuyla… Tüm gece gözümü kırpmadan onu izlediğimi hatırlıyorum. Yanımda uyuyan aşkın vücut bulmuş haliydi… 














Devamını Okuyun...